Türkiye’de barışın, kardeşliğin ve Kürt meselesinde demokratik çözümün yeniden konuşulduğu bir dönemde, bazı sözde solcu ve sosyal demokratların yıllardır gizledikleri ulusalcı, devletçi ve milliyetçi refleksler bir kez daha su yüzüne çıkıyor.
Yıllarca devrimcilik, halkların kardeşliği, eşitlik ve özgürlük söylemleriyle kendilerine aydın kimliği biçenlerin gerçek sınavı işte tam da bugün başlıyor. Çünkü solculuk, rakı masalarında entelektüel görünmek, salonlarda devrimci türküler söylemek değil; bedel gerektirdiğinde ezilen halkın yanında durabilmektir.
Zülfü Livaneli’nin Amedspor atkısı üzerinden yaşadığı tartışma da bu tarihsel çelişkinin sembolüdür. Yaşar Kemal’in dostu, Türkiye’nin devrimci geleneğinden beslenen, halkların acılarını türkülerine taşıyan Livaneli’ye sormak gerekir: Yaşar Kemal bugün yaşasaydı, sevgili dostu Zülfü’ye ne derdi?
Yıllarca bizler de Livaneli’yi yalnızca bir sanatçı değil, halkların kardeşliğine inanan bir yol arkadaşı olarak gördük. Türkülerinde kendi acılarımızı, mücadelemizi, özgürlük özlemimizi bulduk. Belki de yanıldığımız yer, sanatçının eserleriyle siyasi duruşunu, devrimci söylemleriyle yaşam pratiğini aynı şey sanmamızdı.
Türkiye solunun bir bölümündeki temel çelişki tam da burada yatıyor. Solculuğu kendi konfor alanında yaşayan, Kürt meselesine gelince içindeki Kızıl Elmacı, ulusalcı ve devletçi reflekslerle yüzleşemeyen bir anlayıştan söz ediyoruz. Kürt’ün acısını türkü yapmak kolay; Kürt’ün kimliğiyle, iradesiyle ve onuruyla yan yana durmak zor!
Üstelik bugün toplumun önünde yürümesi gereken kimi sanatçı ve aydınların, kurdukları vakıflar üzerinden özellikle tatil beldelerindeki belediyelere (CHP’li belediyelere) kesilen faturalarla anılan kültür sanat ilişkileri içinde, kamusal sorumluluktan çok maddi çıkar ve konfor arayışıyla özdeşleşmesi de bu çelişkinin başka bir yüzüdür. Devrimcilik, kültür sanat geceleri düzenleyerek, belediye bütçelerinden beslenerek ya da entelektüel çevrelerde alkış toplayarak kazanılan bir unvan değildir.
Solculuk bir yaşam biçimidir. Söyleminle eylemin, savunduğun değerlerle yaşam tarzın, aydın kimliğinle toplumsal sorumluluk bilincin birbiriyle tutarlı olmak zorundadır. Ancak o zaman solcu olunur, devrimci olunur, aydın olunur, halk sanatçısı olunur. Aksi halde geriye, halkın acılarından beslenen bir şöhret ve devrimcilik maskesi ardına gizlenmiş yozlaşmış bir küçük burjuva zihniyeti kalır.
Türkiye’de solun neden büyüyemediğini, neden geniş halk kitleleriyle güçlü ve kalıcı bağlar kuramadığını anlamak isteyenler, biraz da bu çelişkiye bakmalıdır. Çünkü kendi içindeki milliyetçilikle, devletçilikle ve çıkar ilişkileriyle hesaplaşamayan bir solun, topluma özgürlük ve eşitlik vaat etmesi başlı başına bir tutarsızlıktır.
Devrimcilik, ezilenin türküsünü söylemek değil, o türkünün anlattığı halkın yanında durabilmektir.
Mesele bir atkı değildir. Mesele, yıllarca halkların kardeşliğini dilinden düşürmeyenlerin, o kardeşliğin en küçük sembolü karşısında bile yaşadığı siyasi ve vicdani tutarlılık sınavıdır.
Biz bu çelişkiyi gördük. Umarım Türkiye’de kendisini aydın, solcu, demokrat, devrimci ve ötekileştirmeye karşı olarak tanımlayan herkes de görür; savunduğunu söylediği değerlerle kendi gerçekliği arasındaki bu derin uçurumla yüzleşir.







