Türkiye bugün, yargı eliyle siyasetin dizayn edildiği, cezalandırmanın adaletin önüne geçtiği bir dönemi yaşıyor.
Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere, halkın oyuyla seçilmiş yüzlerce belediye başkanı ve binlerle ifade edilen muhalif siyasetçi, mahkeme kararı olmadan özgürlüğünden yoksun bırakıldı.
Bu, bireysel davaların ötesinde; temsili demokrasinin, adil yargılanma hakkının ve insan onurunun doğrudan ihlalidir.
Anayasa’nın 19. maddesi, kişi özgürlüğü ve güvenliğini korur; 38. maddesi, “suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağını” açıkça yazar.
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi, tutuklamayı istisnai bir tedbir olarak tanımlar; oysa bugün Türkiye’de istisna, kuralın kendisine dönüşmüştür.
Uzayan tutukluluk, delil yerine önyargı; hukuk yerine siyasal niyet üretmektedir.
Buna rağmen, Anayasa’nın 90. maddesi, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve AİHM kararlarının iç hukukta bağlayıcı olduğunu açıkça belirtir.
AİHM, hem Demirtaş hem Yüksekdağ kararlarında uzun tutukluluğun “siyasi saikle özgürlüğün kısıtlanması” anlamına geldiğini tespit etmiştir.
Bu tespit yalnızca bir hukuk yorumudur değil; aynı zamanda bir demokrasi uyarısıdır:
Yargı bağımsızlığını yitirdiğinde, hak arama zemini de, yurttaşın iradesi de yok olur.
Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir; o, düşüncenin korunması, temsilin güvencesi, muhalefetin varlığıyla mümkündür.
Bir ülkede insanlar hüküm giymeden cezalandırılıyorsa, farklı sesler susturuluyorsa, orada adalet artık sadece mahkeme salonlarında değil, toplumun vicdanında da kaybolur.
Gerçek hukuk devleti, eleştireni bastırmakla değil; onun haklarını güvenceye almakla yaşar.
Bu nedenle, uzun tutuklulukların son bulması; Demirtaş, Yüksekdağ ve tüm seçilmişlerin özgürlüklerinin iadesi, yalnızca hukukun değil, demokrasinin ve insan haklarının da en temel gereğidir.
Özgür Özel, CHP ve Özür
Bu ağır tablonun ortasında, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel’in son çıkışı, Türkiye siyasetinde önemli bir eşiği işaret ediyor.
2016 yılında dokunulmazlıkların kaldırılması sürecinde dönemin CHP yönetimi ve o dönemin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” diyerek hem hukukun hem de demokrasinin önünü tıkamıştı.
O karar, sadece HDP’li milletvekillerini değil; Türkiye’deki bütün muhalif kesimleri hedef alan uzun bir baskı sürecinin kapısını araladı.
Bugün Özgür Özel’in o dönemle yüzleşip açık biçimde özür dilemesi, siyasetin unuttuğu bir değeri, vicdani cesareti yeniden hatırlatıyor.
Bu, yalnızca bir siyasi özeleştiri değil; muhalefetin geçmişteki hatalarla hesaplaşarak yeniden hukuk, demokrasi ve insan hakları zeminine dönme iradesidir.
Siyasetin “özür”le tanışması, devletin “adalet”le yeniden buluşmasının ön koşuludur.
Bir ülke, hatalarını inkâr ettikçe değil; onları kabul edip düzeltmeye cesaret ettikçe iyileşir.
Eğer bu yüzleşme bir geleneğe dönüşürse, Türkiye belki de uzun bir aradan sonra ilk kez, farklı düşüneni düşman değil yurttaş, muhalefeti tehdit değil denge olarak gören bir siyasal olgunluğa kavuşabilir.
Ve o zaman, bugün hâlâ ironik biçimde tırnak içinde söylediğimiz o ifade, nihayet gerçek anlamını bulur:
“Hukukun üstünlüğü.”





