24 Kasım: Işığı Taşımak

Yayınlanma : 25 Kasım 2025 12:05
Düzenleme : 25 Kasım 2025 12:10

“Paulo Freire, ‘Eğitim ya özgürleştirir ya da boyun eğdirir.’ diye yazmıştı.
Türkiye bugün tam da bu eşiğin kıyısında duruyor:

Bir yanında bilim ve özgürlük, diğer yanında karanlık ve itaat…”

 

Bir ülkenin kaderi, çocuklarına sunduğu eğitimin niteliğiyle yazılır.
Bilimin susturulduğu, düşünmenin daraltıldığı, merakın gölgelendiği bir toplumda gelecek ilerlemez; yalnızca karanlıkta dolaşır.
Eğitimi çürüten bir devlet, aslında kendi yarınını tüketir.

 

Türkiye’nin son kırk yılı, bu çürümenin bilinçli bir şekilde inşa edildiği yıllardır.
Bu bir ihmal değil; plan dâhilinde işletilen toplumsal mühendisliğin, sistematik bir tercihin sonucudur.

Önce müfredat bilimsellikten uzaklaştırıldı.
Felsefe, sosyoloji, sanat ve edebiyat gibi düşünceyi kanatlandıran dersler daraltıldı.
Yerine dogmatik içerikler, tek sesli bir kültür dayatması ve itaat öğreten bir pedagojik iskelet yerleştirildi.

 

Ardından cemaatler, tarikatlar ve çıkar ağları eğitim kurumlarının içine taşındı.
Kamusal eğitim; bilimin, aklın ve eşitliğin değil, örgütlü gücün ve siyasal hesapların alanı hâline getirildi.
İmam hatiplerin plansız ve kontrolsüz yaygınlaştırılması da bir okul tercihi değil; çocukları geleceğe değil, ideolojik projelere göre şekillendirme politikasının parçasıydı.

 

Bu çöküşün en görünür yüzü ise Millî Eğitim Bakanının bizzat kendisidir.
Kurumun başındaki isim, yaptığı açıklamalarla yalnızca kendi ciddiyetsizliğini değil, tüm eğitim sisteminin çöküşünü açıkça gösterdi:

 

“Müfredatı bilmek zorunda değilim.”
“LGS sorularını okumadım.”
“Öğretmen açığı yok.”

 

Bu sözler birer gaf değildir.
Liyakatin yok edildiğini, bilginin değersizleştirildiğini, ülkenin eğitim iradesinin bilerek boşaltıldığını belgelemektedir.

 

Ve bu liyakatsizlik yalnızca tepede kalmadı; bürokrasinin tüm damarlarına yayıldı.
Alan dışı kişiler il müdürü yapıldı, cemaat referansları meritokrasinin önüne geçirildi, tecrübeli kadrolar tasfiye edildi.
Sınıflar kalabalıklaştırıldı, okullar kaynak yoksunluğuna mahkûm edildi, öğretmenler güvencesizliğe itildi.

Sonuç olarak eğitim, bilerek ve isteyerek içi boşaltılmış, çürümeye terk edilmiş bir yapıya dönüştürüldü.
Çocukların değil, sistemin ve çıkar ilişkilerinin ihtiyaçlarına göre işleyen bir karanlık mühendislik kuruldu.

 

Oysa bir toplum, okullarını çürütürse geleceğini de çürütür.
Ve bugün yaşanan tam olarak budur:


Bilime değil, itaate dayalı bir kuşağın inşa edilmesi.

 

Ama bütün bu karanlığa rağmen hâlâ sönmeyen bir ateş var:


Sabahın erken saatlerinde sınıfa adım atan o onurlu öğretmenlerin ateşi…
Bir çocuğun gözündeki ışığı korumak için kendi ışığından harcayanların ateşi…
Sistemin yükünü değil; toplumun geleceğini omuzlayan gerçek eğitimcilerin ateşi…

 

Onlar var oldukça, bu ülkenin umudu da vardır.

Karanlığın panzehiri bilimdir.
Panzehir özgür düşüncedir.
Panzehir, aklın ve vicdanın öğretmenidir.

Ve o öğretmen, bu ülkenin aydın damarıdır.
Köy Enstitülerinin ruhunu, ilerici eğitimin vicdanını, emekle yoğrulmuş aydınlanma idealini temsil eden Fakir Baykurt gibi…
Onun çizgisi bugün hâlâ binlerce öğretmenin yüreğinde yaşamaktadır.

 

Bu ülkenin gerçek geleceği, onların sesinde, onların emeğinde, onların ışığında yaşamaya devam ediyor.

 

Bugün, 24 Kasım vesilesiyle,
bu ülkede bilimi savunan,
çocukların ufkunu genişleten,
karanlığa rağmen ışığı omuzlayan tüm öğretmenleri
minnet ve şükranla anıyorum.

 

Onurlu bir geleceği inşa eden tüm öğretmenlerin
24 Kasım Öğretmenler Günü kutlu olsun.

  • kutay