Erdoğan Humması I: Modern Hayatla Hesaplaşmanın Sosyolojisi

Yayınlanma : 29 Temmuz 2025 22:46
Düzenleme : 29 Temmuz 2025 22:49

Türkiye’de son yirmi beş yıl, yalnızca siyasi bir iktidarın yükselişiyle değil, aynı zamanda toplumun derinliklerinde yer etmiş sosyolojik yarılmaların gün yüzüne çıkışıyla anılmalıdır. Bu dönem, özellikle Recep Tayyip Erdoğan figürü etrafında şekillenen bir sadakatin, rasyonel zeminden kopmuş, duygusal ve dini temellere yaslanmış haliyle bir “hummaya” dönüşmesidir. Bu hummayı anlamak, yalnızca siyasal bağlamda değil; sınıfsal, kültürel ve inançsal düzeylerde de bir okuma yapmayı gerektirir. Çünkü Erdoğan’a duyulan sevda, bir liderin karizmasından çok daha fazlasıdır; bu sevda, geçmişin ezikliklerinin, dışlanmışlıklarının ve bastırılmış dini kimliklerin açığa çıkışıdır.




 

2002’de AKP’nin iktidara gelişi, yalnızca bir seçim zaferi değil; aynı zamanda merkezileşmiş modernleşme projesine karşı Anadolu muhafazakârlığının tarihsel rövanşıydı. Erdoğan ve kurduğu yapı, kendisini mağdurların ve “sessiz çoğunluğun” sesi olarak konumlandırdı. 2007 Cumhurbaşkanlığı krizi ve ardından gelen 367 kararıyla yaşanan gerilim, bu rövanşın kurumsal hafızayla çatışmaya dönüşmesiydi. 2008’deki AKP’ye kapatma davası, siyasi sistemin yeni kimlik talepleriyle olan direncinin son ifadelerinden biriydi. Bu olaylar, Erdoğan figürünü yalnızca bir lider değil; aynı zamanda bir mağduriyet sembolü, bir direniş temsiline dönüştürdü.



 

Modernleşme, Türkiye toplumunda uzun yıllar boyunca Batılı yaşam tarzıyla, seküler değerlerle özdeşleşti. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren şekillenen bu yönelim, geniş halk kesimlerinin yaşam pratiklerinden çok, elit bir sınıfın ideallerine dayanıyordu. Bu durum, Anadolu’nun muhafazakâr halkını modernleşme sürecinin dışında tutarken, devlet ile toplum arasındaki uçurumu da derinleştirdi. Erdoğan ve temsil ettiği hareket, işte bu uçurumu kapatmak değil; tersine, bu ayrışmadan güç devşirerek iktidarını pekiştirdi. Modern hayat, artık sadece bir yaşam biçimi değil; iktidarın karşısında konumlanan bir “öteki” haline geldi. Dindar kitleler için modernleşme, kimliklerinin inkârı anlamına gelirken; Erdoğan, bu kimliğin yeniden inşasında bir mihenk taşı oldu.



 

2010 referandumu, bu kırılma sürecinde bir eşikti. “Yetmez ama evet” söylemiyle gelen anayasa değişiklikleri, yargının ve bürokrasinin muhafazakâr kadrolarca dönüştürülmesinin önünü açtı. Bu süreçte din, yalnızca bireysel inanç alanından çıkıp, kamusal yaşamın ve siyasetin merkezine yerleşti. Artık din, günlük hayatın düzenleyicisi olmanın ötesinde, siyasi tercihin de belirleyicisi haline geldi. Erdoğan’a sadakat, zamanla dini bir bağlılık gibi algılandı. Bu noktada, rasyonel düşünceye yer kalmadı. Sorgulamak, yalnızca bir siyasi risk değil; aynı zamanda imanî bir tehlike olarak görüldü. Bu toplumsal dönüşüm, bireylerin hayatında özgürleşme değil; tam tersine, düşünsel bir kapanmayı beraberinde getirdi. Modern hayatın sunduğu eleştirel akıl, yerini itaat kültürüne, sadakat ahlakına ve dini referanslarla şekillenen bir dünya görüşüne bıraktı.



 

2013 yılı ise bu hummanın çatladığı, Erdoğan’ın mutlak figür olarak kendini yeniden kurduğu bir dönemeçtir. Gezi Direnişi, Türkiye’nin modernleşme hayalleri ile otoriterleşen muhafazakârlaşma eğilimlerinin çarpışmasıydı. O güne dek kendini özgürlükçü gösteren iktidar, ilk kez kitlesel bir protestoya karşı açık baskıyla yanıt verdi. Aynı yılın sonundaki 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, cemaatle olan iktidar ortaklığını paramparça etti. Erdoğan, bu krizden de bir kez daha “kuşatılmış lider” imajını pekiştirerek çıktı. Her kriz, onun sosyolojik bağını daha da tahkim etti.


 

Ancak modern hayat, tüm bu dönüşümlere rağmen kendini dayatmaya devam etti. Teknoloji, şehirleşme, bireyselleşme gibi dinamikler, Türkiye toplumunu şekillendirmeye devam ederken; bu modernleşme süreciyle dinin siyasallaşması arasındaki çelişki derinleşti. Bir yanda lüks içinde yaşayan dindar elitler, diğer yanda hâlâ mağduriyet üzerinden kimlik kurmaya çalışan geniş kitleler… Bu çelişki, Erdoğan sevdasını besleyen en önemli damar haline geldi. Çünkü insanlar, modern dünyanın sunduğu karmaşık gerçeklikler karşısında, sadeliği ve kesinliği vaat eden bir lider figürüne sarıldılar. Bu figür, onların hem geçmişle hesaplaşmasını hem de bugünkü çelişkilerle başa çıkmasını kolaylaştırıyordu.


 

2016’daki darbe girişimi ise Erdoğan liderliğinin dinsel ve milli kutsiyetle neredeyse dokunulmaz bir figüre dönüşmesinin mihenk taşıydı. OHAL rejimiyle pekişen tek adam yönetimi, 2017 referandumu ile kurumsallaştı. Artık cumhurbaşkanlığı, yalnızca bir yürütme gücü değil; siyasal ve toplumsal temsilin de mutlak merkeziydi. Bu merkezilik, seçmenle kurulan ilişkide sadakati daha da kutsal hale getirdi. Artık Erdoğan’ı eleştirmek, yalnızca bir muhalefet tutumu değil; nankörlük, ahlaki düşkünlük, hatta ihanet olarak etiketlendi.



 

Türkiye’de yaşanan bu sosyolojik dönüşüm, yalnızca iktidarın diliyle değil; toplumun kendi iç dinamikleriyle de pekişti. Had bildirme kültürü, farklı olanı bastırma arzusu, gücü sorgulayanı dışlama refleksi, modern hayatın eleştirel ruhuna karşı direniş olarak kendini gösterdi. Bu direnç, aslında bir özgüvenin değil; bir kompleksin, bir korkunun, bir aşağılanmışlık hissinin ürünüydü. “Cahilim ama güç bende” diyebilmenin verdiği haz, rasyonel tartışmayı, bilgiye dayalı toplumsal gelişimi boğdu. Bu boğulma, toplumsal bellekte kronikleşti. Toplum, hakikati aramaktan çok, inandığı hakikatin içinde kalmayı tercih etti.


 

Bugün Türkiye’de Erdoğan sevdası, bir siyasi tercih değil; sosyolojik bir gerçekliktir. Bu gerçeklik, yalnızca bir lider etrafında değil; toplumsal yarılmaların, kimlik arayışlarının ve dini meşruiyet ihtiyacının ortak paydasında şekillenmiştir. Modern hayatın karmaşıklığı karşısında, basit doğrulara, güçlü liderlere, değişmeyen inançlara duyulan özlem; bu sevdanın en güçlü besin kaynağıdır. Ve ne yazık ki bu sevda, artık rasyonel hiçbir temele yaslanmayan, kronikleşmiş bir ruh haline dönüşmüştür.

  • kutay