Mutlak Butlan ve Bir Siyasal İhanetin Anatomisi

Yayınlanma : 01 Haziran 2026 08:59
Düzenleme : 01 Haziran 2026 09:03
  • satrıda dörüm bayram

Türkiye siyasal tarihinin en ağır kırılma dönemlerinden birinden geçiyoruz. Bugün Cumhuriyet Halk Partisi etrafında yaşanan tartışmayı yalnızca bir “kurultay davası”, yalnızca bir “mutlak butlan” meselesi ya da parti içi bir hesaplaşma olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Mesele bundan çok daha büyüktür.

 

Bugün mesele, halkın değişim umuduna yapılan müdahaledir. Sandıkta yenilemeyen iradenin mahkeme kararlarıyla, yargı sopasıyla ve parti içi operasyonlarla teslim alınmak istenmesidir. Ve mesele, yıllardır iktidarın değirmenine su taşıyan siyasal aklın yeniden sahneye sürülerek toplumsal muhalefeti pasifize etme girişimidir.

 

Bu tartışmanın merkezinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun tarihsel sorumluluğu vardır.

 

Kılıçdaroğlu meselesi artık yalnızca “başarısız bir genel başkan” meselesi değildir. Bu mesele, on üç yıl boyunca yükselen demokratik taleplerin nasıl frenlendiği, halkın değişim isteğinin nasıl etkisizleştirildiği ve muhalefetin nasıl pasifleştirildiği meselesidir.

 

Kılıçdaroğlu’nun siyasal çizgisi, otoriterleşme karşısında güçlü bir set kurmak yerine çoğu zaman bu yürüyüşün önünü açan, mücadele enerjisini dağıtan bir çizgi olarak hafızalarda kaldı.

 

Bu nedenle bu yalnızca hata değildir.

 

Bu tutum, halkın iradesine karşı ağır bir tarihsel sorumluluktur. Muhalefetin bağrında açılmış bir gediktir. Birçok kesim açısından siyasal anlamda ihanettir.

Kılıçdaroğlu döneminin en ağır kırılmalarından biri, “Anayasaya aykırıdır ama evet diyeceğiz” sözleriyle hafızalara kazınan dokunulmazlıklar sürecidir. O gün mesele yalnızca birkaç milletvekilinin dokunulmazlığı değildi; siyasal alanın daraltılması, seçilmiş temsilcilerin hedef hâline getirilmesi ve Kürt siyasi hareketi, sol ve sosyalist çevrelerin demokratik temsil ve mücadele alanına yönelik büyük bir saldırıydı.

 

Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere HDP’li milletvekillerinin hedef hâline getirilmesi, Türkiye siyasetinin en önemli kırılma noktalarından biri oldu. Demirtaş’ın tutuklanması yalnızca bir siyasetçinin hapsedilmesi değil, Kürt siyasi hareketi, sol ve sosyalist çevrelerin demokratik mücadele alanının daraltılması ve milyonlarca seçmenin iradesinin duvarların arkasına kapatılmasıydı.

 

İktidar bunu “terör” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışırken, ana muhalefetin güçlü bir demokratik direnç kurmak yerine bu sürece ortak olması tarihsel bir kırılmaya dönüştü.

 

Çünkü demokrasi bölünerek savunulmaz.

 

Hukuk yalnızca sana lazım olduğunda hukuk olmaz.

 

Halk iradesi yalnızca kendi mahallen için kutsal olduğunda demokrasi olmaz.

2017 referandumu ve mühürsüz oy tartışmaları da bu çizginin başka bir kırılma noktasıydı. Toplum sandığın başında iradesine sahip çıkılmasını beklerken, yine kararlı bir mücadele hattı kurulamadı. Halkın öfkesi büyüktü ama yine toplumsal enerji etkisizleştirildi, mücadele dinamizmi pasifize edildi.

Bu yalnızca beceriksizlik değil, tekrar eden bir siyasal tercihti.

Altılı Masa süreci ve adaylık tartışmalarında da benzer tablo görüldü. Halkın yükselen değişim talebi, protokol siyasetinin sınırlarına sıkıştırıldı. Toplumsal öfke dar siyasal hesapların içinde eritildi.

Ancak toplum bütünüyle teslim olmadı.

Yerel seçimlerde halk yeniden konuştu. CHP’yi birinci parti yaptı. Ekrem İmamoğlu’nun yarattığı siyasal etki ve Özgür Özel’in mücadeleyi sokakta büyüten siyasal hattıyla yükselen muhalefet dalgası iktidarın hesaplarını bozdu.

Bu noktadan sonra iktidar sandıkta durduramadığı bu dalgayı başka yöntemlerle kesmeye yöneldi.

İmamoğlu’na yönelik süreçler, belediyelere dönük baskılar ve CHP’ye yönelen operasyonlar bu çerçevede okunmalıdır.

 

İşte tam burada eski defter yeniden açıldı.

Kemal Kılıçdaroğlu yeniden sahneye sürüldü.

 

Mutlak butlan tartışması yalnızca hukuki bir tartışma değildir. Bu tartışma, CHP’yi yeniden kontrol altına alma ve yükselen halkçı muhalefeti eski pasif çizgiye çekme girişimidir.

 

Bugün CHP’nin kapısına polis zoruyla dayanılması, partililerin itilmesi, TOMA’larla halk iradesinin bastırılmaya çalışılması yalnızca bir partiye saldırı değildir; değişim umuduna saldırıdır.

 

Bu yüzden Kılıçdaroğlu’nun bugünkü tutumu, geçmişteki kırılmalarla birlikte değerlendirildiğinde birçok kişi açısından ağır bir siyasal sorumluluk ve tarihsel bir kırılma noktası olarak görülmektedir.

 

Bugün toplum artık edilgen muhalefet istemiyor.

Toplum mücadele istiyor.

Toplum direnç istiyor.

Toplum kendi iradesine sahip çıkılmasını istiyor.

 

Çünkü iktidar, sandıkta yenemediği iradeyi yargıyla, polisle, kayyumla ve parti içi operasyonlarla bastırmaya çalışmaktadır.

 

Bu yüzden mesele artık yalnızca CHP, Özgür Özel veya Ekrem İmamoğlu meselesi değildir.

 

Mesele, halkın seçme ve seçilme hakkıdır.

Mesele, demokratik siyasetin varlık-yokluk meselesidir.

 

Bugün yapılması gereken açıktır: Demokratik mücadele birleşik bir zeminde büyütülmelidir. Çünkü bugün CHP’ye yapılan yarın başka bir partiye yapılacaktır.

 

Demirtaş’a yapılanın sessizliği dün demokrasiyi nasıl yaraladıysa, bugün CHP’ye yapılanın sessizliği de yarın bütün toplumu daha büyük bir karanlığa sürükleyecektir.

 

Bu nedenle artık susma zamanı değildir.

Çünkü zaman halkın zamanıdır.

İrade halkın iradesidir.

Ve demokrasi ancak halkın mücadelesiyle korunacaktır.

 

Çünkü bu ülkenin geleceği ne iktidarın karanlık hesaplarına ne de muhalefetin içindeki pasifleştirici siyasal akla teslim edilebilir.

Halkın iradesi eninde sonunda galip gelecektir.

Ama bunun için önce halkın iradesini kıran siyasal ihaneti teşhir etmek, korkuyu yenmek ve birleşik demokratik mücadeleyi büyütmek gerekir.

 

Çünkü bazen en büyük hainlik, halkın umudunu tüketmek ve mücadele iradesini pasifleştirmektir.

  • kutay