Cumhuriyetimizin kuruluşunun 103. yıl dönümü yaklaşıyor. Belki de son söylenmesi gerekeni en başta söylemek gerekiyor: Cumhuriyetin kazanımlarından bir milim dahi geri gitmeden; daha demokratik, daha laik, daha eşitlikçi, daha özgürlükçü ve sosyal adaletin egemen olduğu bir Cumhuriyet için mücadele etmek, bugün her zamankinden daha önemli bir yurttaşlık sorumluluğudur.
Çünkü Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçiminin adı değildir. Cumhuriyetin gerçek anlamı, halkın egemenliğine, özgür iradesine ve kendi geleceğini belirleme hakkına dayanır. Halk, kendisini yönetecek olanlara seçimler yoluyla belirli bir süre için yetki verir. Ancak bu yetki ne sınırsızdır ne de süresiz. Halkın iradesinin yalnızca sandıkta hatırlandığı, seçilmişlerin denetlenemediği, temel hak ve özgürlüklerin güvence altında olmadığı bir düzende, Cumhuriyetin demokratik özünden söz etmek giderek güçleşir.
Demokratik Cumhuriyet, seçimlerin ötesinde bir anlam taşır. Hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını, düşünce ve ifade özgürlüğünü, örgütlenme hakkını, bağımsız yargıyı ve yurttaşların yönetime eşit katılımını gerektirir. Demokrasi, çoğunluğun sınırsız iktidarı değil, farklılıkların eşit haklarla bir arada yaşayabilmesinin güvencesidir.
Cumhuriyetin vazgeçilmez temel taşlarından biri de laikliktir. Laiklik, yalnızca devlet ile din işlerinin birbirinden ayrılması değildir. Aynı zamanda inanç ve vicdan özgürlüğünün, yurttaşlar arasında eşitliğin ve kamusal yaşamın herhangi bir dinsel anlayışın belirleyiciliğine bırakılmamasının güvencesidir. Devletin bütün inançlara ve inanmama özgürlüğüne eşit mesafede durması, demokratik bir toplumun temel koşuludur. Laiklikten uzaklaşmak, yalnızca Cumhuriyetin bir ilkesinden değil, özgür ve eşit yurttaşlık anlayışından da uzaklaşmaktır.
Cumhuriyetin eşitlikçi niteliği de bu bütünün ayrılmaz bir parçasıdır. Kadınların toplumsal yaşamda, eğitimde, çalışma hayatında ve siyasal karar alma mekanizmalarında eşit haklara sahip olması; hiçbir yurttaşın kimliği, inancı, cinsiyeti ya da düşüncesi nedeniyle ayrımcılığa uğramaması, Cumhuriyetin demokratikleşme hedefinin temel ölçütleridir. Ancak hukuksal eşitliğin gerçek yaşamda karşılık bulabilmesi, ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerle de mücadele edilmesini gerektirir. Sosyal adalet olmadan eşit yurttaşlık, eşit yurttaşlık olmadan da güçlü bir demokrasi eksik kalır.
Yüz yılı aşan Cumhuriyet deneyimimiz, bütün eksikliklerine ve çelişkilerine rağmen, büyük bir tarihsel dönüşümün ürünüdür. Kurtuluş Savaşı'nın ardından 1923'te kurulan Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim değişikliği değil, egemenliğin kaynağını hanedandan millete taşıyan devrimci bir kopuştur. Elbette bu dönüşümün sınıfsal sınırları, demokratik eksiklikleri ve tarihsel çelişkileri vardır. Ancak bu gerçekler, Cumhuriyetin kuruluşuyla elde edilen ilerici kazanımların tarihsel önemini ortadan kaldırmaz.
Bugün yaşadığımız sorunların tümünü Cumhuriyetin kuruluş felsefesine ya da Kemalizm'e bağlayan yaklaşımların da yeniden düşünülmesi gerekiyor. Bir dönem daha fazla demokrasi adına savunulan “İkinci Cumhuriyet” düşüncesinin kimi taraftarları bile, bugün 1923 Cumhuriyeti'nin laiklik, yurttaşlık ve kamusal yaşam açısından taşıdığı değerleri yeniden keşfediyor. Oysa mesele, Cumhuriyetin tarihsel kazanımlarını reddederek yeni bir başlangıç aramak değil; bu kazanımları koruyarak Cumhuriyeti daha ileri, daha demokratik ve daha eşitlikçi bir düzeye taşımaktır.
Üstelik yaşanan sorunları yalnızca ideolojik tercihlerle açıklamak da yeterli değildir. Ekonomik eşitsizlikler, sınıfsal ilişkiler, emeğin hakları ve toplumsal kaynakların paylaşımı, demokrasinin niteliğini doğrudan belirlemektedir. Yoksulluğun derinleştiği, emeğin değersizleştiği, fırsat eşitliğinin zayıfladığı bir toplumda siyasal hakların varlığı tek başına gerçek bir toplumsal eşitlik yaratamaz.
Bu nedenle Cumhuriyeti savunmak, aynı zamanda emeği, sosyal devleti, kamusal eğitimi, bilimsel düşünceyi ve toplumsal adaleti savunmaktır.
Dünyanın giderek daha fazla otoriterleştiği, savaşların, eşitsizliklerin ve toplumsal kutuplaşmaların derinleştiği bir dönemde, bazen yeniden yönümüzü bulabilmek için tarihin yol gösterici değerlerine dönmek gerekir. Bizim için bu değerlerden biri, bütün eksikliklerine rağmen, bağımsızlık ve halk egemenliği temelinde kurulan 1923 Cumhuriyeti'dir.
Ancak Cumhuriyeti sahiplenmek, geçmişi sorgulanamaz bir kutsallığa dönüştürmek değildir. Tam tersine, onun aydınlanmacı, laik, demokratik ve eşitlikçi yönünü geliştirmek; eksik bırakılan demokratikleşme sürecini tamamlamak ve Cumhuriyetin kazanımlarını toplumun bütün kesimleri için gerçek ve erişilebilir kılmaktır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, Cumhuriyetin yerine başka bir Cumhuriyet aramak değil; kurucu Cumhuriyetin bağımsızlık, halk egemenliği, laiklik ve çağdaşlaşma ilkelerini, özgürlük, eşitlik ve sosyal adalet temelinde daha ileriye taşımaktır.
Çünkü Cumhuriyet, yalnızca geçmişte kazanılmış bir yönetim biçimi değil, her kuşağın demokrasiyle, özgürlükle ve eşitlikle yeniden güçlendirmesi gereken ortak bir toplumsal değerdir.
Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmanın ne anlama geldiğini yaşayarak gördük. Daha iyisini ararken elimizdeki kazanımları birer birer kaybetmenin bedelini de gördük. Şimdi yapılması gereken, geçmişin eksikliklerini görmezden gelmeden, Cumhuriyetin ilerici kazanımları etrafında ortak ve birleşik bir toplumsal mücadeleyi büyütmektir.
Daha çok demokrasi, daha güçlü laiklik, daha fazla özgürlük, daha gerçek bir eşitlik ve daha adil bir toplumsal düzen için...
İkinci bir Cumhuriyet değil; kurucu Cumhuriyetin kazanımlarını koruyan, eksikliklerini aşan, demokratik ve sosyal niteliğini güçlendiren bir Cumhuriyet!
Çünkü Cumhuriyeti savunmak, yalnızca geçmişe sahip çıkmak değil, geleceği de özgürlük ve eşitlik temelinde birlikte kurmaktır.
Çok geciktik. Daha fazla gecikmeyelim.





