Beklentiler, Gerçeklik ve Siyasetin Gri Alanları
Sıkıntı, yani anksiyete, belki de olmasını istediğimizle olan arasındaki açı farkıdır. Bu açı büyüdükçe içimizde taşıdığımız yük de büyür. Hayatta bizi yoran çoğu zaman yalnızca başımıza gelenler değildir; beklentilerimiz, arzularımız ve onların gerçekleşmesine yüklediğimiz anlamdır. Dağınız ne kadar büyükse, derdiniz de o kadar büyüktür.
Birileri hemen itiraz edecektir:
“Gerçekçi ol, imkânsızı isteme.”
Oysa gerçekçilik, hayallerden vazgeçmek değildir. Tam tersine, içinde bulunduğunuz koşulları doğru analiz ederek ulaşılması zor görünen hedefler için mücadele etmektir. Eşitlik, ortak yaşam, paylaşımcı bir toplum… Belki bugünün dünyasında bunlar hâlâ uzak idealler gibi görünebilir. Ancak bazen bir hayal, içinde yaşadığımız gerçeklikten daha fazla anlam taşır.
Bugün Türkiye’de yaşanan siyasal tartışmalara da biraz bu pencereden bakmak gerekiyor.
Meclis’te kabul edilen çerçeve yasa üzerine yürütülen tartışmalar, aslında toplumun siyasete nasıl baktığını da ortaya koyuyor. Yıllardır meseleleri bir referandum mantığıyla değerlendiriyoruz: Evet mi, hayır mı?
Oysa hayat da siyaset de iki seçenekten ibaret değildir.
Bir düzenlemeyi kabul etmek, onun her maddesini sorgusuz sualsiz onaylamak anlamına gelmez. Aynı şekilde eleştirmek de bütünüyle reddetmek değildir. Ancak biz her konuyu “evet” ve “hayır” ikilemine sıkıştırdığımızda; tartışma, düzeltme, geliştirme ve toplumsal uzlaşma ihtiyacını gözden kaçırıyoruz.
İYİ Parti ve Zafer Partisi çizgisinden bakıldığında süreç, devletin ve Türk milliyetçilerinin kaybettiği bir tablo olarak yorumlanıyor. Ancak başka bir açıdan bakıldığında farklı bir sonuç görmek de mümkün.
Çünkü devletin yıllardır “terör sorunu” olarak tanımladığı meselenin, taraflarca bu çerçevede kabul edildiği görülüyor. Terör örgütünün silah bırakması ve kendisini feshetmesi yönündeki yaklaşım dikkate alındığında, Türk milliyetçilerinin bunu bir yenilgi değil, kendi tezlerinin doğrulanması olarak değerlendirmeleri de mümkündür.
Öte yandan DEM Parti ve PKK çevreleri açısından tablo daha karmaşıktır. Bir yandan çatışmaların sona ermesi ve barışın sağlanması beklentisi vardır. Diğer yandan yıllardır çatışmaların gerekçesi olarak öne sürülen sorunların çözülmesi yönünde beklentiler bulunmaktadır.
Ortaya çıkan durumda barış ihtimali güçlenirken, devletin meseleyi tanımlama biçiminin hukuken kabul edildiği görülmektedir. Buna karşılık örgütün herhangi bir siyasal kazanım elde etmeden kendisini feshetmesi de fiili bir gerçeklik olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle süreç yalnızca kazananlar ve kaybedenler üzerinden okunabilecek kadar basit değildir.
Belki de bu yüzden süreci en eleştirel değerlendirmesi beklenen kesimlerden biri, milliyetçi muhalefetten önce DEM Parti olmalıydı.
Tartışmaların odağında yer alan bir başka aktör ise iktidara alternatif olma iddiasındaki ana muhalefet partisi oldu. Aslında burada ilginç bir durum var. Parti tamamen “evet” dese de eleştirilecekti, tamamen “hayır” dese de.
Çünkü tartışmanın önemli bir bölümü artık meselenin kendisinden çıkmış, siyasi güç mücadelesine dönüşmüş durumda.
Bu noktada üzerinde daha fazla konuşulması gereken bir konu olduğunu düşünüyorum: Milletvekillerinin, temsil ettikleri seçmenlerin görüşlerini dikkate alarak serbest oy kullanabilmeleri.
Eğer parti içi demokrasi gerçekten işletilecekse; mahalle delegelerinden belediye başkan adaylarına kadar her aşamada üyelerin iradesi esas alınacaksa, milletvekillerinin de yalnızca parti merkezlerinin değil, kendilerini seçen yurttaşların beklentilerini gözetebilmesi gerekir.
Belki demokrasi tam da budur.
Her konuda aynı şeyi söyleyen insanların oluşturduğu bir düzen değil; farklı düşüncelerin aynı çatı altında konuşulabildiği, tartışılabildiği ve sonunda ortak yaşam iradesinin korunabildiği bir düzen.
Düş Kırıklığının Tesellisi
Alain de Botton’un Felsefenin Tesellisi adlı kitabında, Stoacı filozof Seneca’nın düşünceleri üzerinden önemli bir mesele ele alınır: Düş kırıklığının tesellisi.
Seneca’ya göre insan yalnızca kötü olaylar yaşadığı için üzülmez. Asıl sarsıntı, gerçekliğin beklentilerimize uymamasından doğar.
Hayatın bizim planladığımız gibi ilerlemesini isteriz.
İnsanların bizim düşündüğümüz gibi davranmasını…
Siyasetin bizim istediğimiz yönde şekillenmesini…
Toplumun bizim doğru kabul ettiğimiz noktaya ulaşmasını…
Ve bunlar gerçekleşmediğinde öfkelenir, hayal kırıklığı yaşar, umutsuzluğa kapılırız.
Seneca’nın tesellisi tam burada devreye girer: Dünya bizim beklentilerimize göre kurulmuş değildir.
Gerçekliği olduğu gibi görebilmek, mücadeleden vazgeçmek anlamına gelmez. Aksine, değiştirebileceğimiz şeylerle değiştiremeyeceğimiz şeyleri ayırabilmemizi sağlar.
Belki siyasette de ihtiyacımız olan biraz budur.
Her sonucu mutlak zafer ya da mutlak yenilgi olarak görmek yerine anlamaya çalışmak…
Kimin kazandığını hesaplamadan önce toplumun ne kazandığını sormak…
Barış ihtimali varsa onu büyütmek, eksiklik varsa eleştirmek, yanlış varsa düzeltmek…
Ve bütün bunları yaparken hayallerimizden vazgeçmemek.
Çünkü gerçekçi olmak, hayal kurmamak değildir.
Tam tersine, gerçekliği bütün çıplaklığıyla görüp yine de daha iyisini istemeye devam edebilmektir.
Gürültü hiç bitmeyebilir. Siyasetin sert dili, tartışmalar, suçlamalar, zafer ilanları ve yenilgi hikâyeleri sürecektir.
Yeter ki bütün bu gürültünün arasında içimizden yükselen ses bizi rahatsız etmesin.
İnsan bazen dışarıdaki mücadeleyi kaybetmiş gibi görünür. Ama vicdanına, düşüncesine ve inandığı değerlere sadık kalmıştır.
Belki de bu yüzden bazı mağlubiyetler, göründüğü kadar mağlubiyet değildir.
Ve bazı insanlar için söylenebilecek en güzel söz hâlâ şudur:
Galiptir bu yolda mağlup.






