ALTILI MASADAN TÜRKİYE SOFRASINA

Yayınlanma : 05 Ağustos 2026 16:02
Düzenleme : 05 Ağustos 2026 16:03
  • satrroıad dörüm
  • ceylan hafriyat

 

“Masa da masaymış ha” der ya şair… Ne koysan alıyor hesabı.

Oysa her masaya oturulmaz.

 

Hele söz konusu olan bir çilingir sofrası ya da siyaset masasıysa, kimlerle oturduğunu, o masaya neden oturduğunu ve masadan ne beklediğini bilmek gerekir.

 

Türkiye siyaseti, son yıllarda masa kurmakla, masa dağıtmakla ve yeniden başka masalarda yer almakla fazlasıyla meşgul oldu. Altılı masanın kuruluşundan dağılışına kadar yaşananlar, temsili siyasi birlikteliklerin tek başına halkın beklentilerine cevap vermediğini açıkça gösterdi.

 

Bugün geriye dönüp baktığımızda kimin hangi masada oturduğunun, hangi masadan kalkıp hangisine geçtiğinin, masalar arasındaki farkın ne olduğunun giderek belirsizleştiği bir siyaset tablosuyla karşı karşıyayız.

Siyaset erbabının bir masadan kalkıp diğerine oturduğu, konjonktüre göre yeni ortaklıkların kurulduğu, dün söylenenlerin bugün kolayca unutulduğu bir dönemde artık asıl ihtiyacımız olan yeni bir masa değil.

 

Türkiye’nin sofrasıdır.

 

Çünkü masa ile sofra arasında önemli bir fark vardır.

Masa, bazen güç sahiplerinin buluştuğu yerdir.

Sofra ise paylaşmanın, dayanışmanın ve birbirine güvenmenin yeridir.

Bize bugün altılı, yedili, sekizli siyasi masalardan çok daha fazlası gerekiyor.

Bize halkın sofrası gerekiyor.

Dizlerinin üzerine ya da bağdaş kurarak oturulan, herkesin birbirine güvenmek zorunda olduğu, yanındakinin ne yediğiyle değil, aç olup olmadığıyla ilgilenilen bir sofra…

Üstelik o sofrada herkesin rahat etmesi de gerekmiyor.

Çünkü her gün o şekilde oturmak zorunda olan milyonlarca insan var.

İşte siyaset biraz da bunu anlayabilmek, o insanlarla empati kurabilmek demek.

Yanındakinin yediğinden, içtiğinden rahatsız olmamak…

Yanındaki açken kendi tabağını büyütmemek…

Elini gerektiğinde geride tutabilmek…

Ve sofradan bir an önce kalkıp başka birinin de yer bulmasını sağlayabilmek…

 

Bize lazım olan tam da budur: Türkiye’nin sofrası.

 

Sağcısı, solcusu, dindarı, dinsizi, muhafazakârı, sosyal demokratı, farklı kimlikleri ve farklı yaşam biçimleriyle herkesin kendisine yer bulabildiği bir sofra…

Ama bu, “herkes yan yana gelsin, gerisine bakmayalım” demek de değildir.

Çünkü yalnızca yan yana gelmek yetmez.

 

Asıl mesele, neden yan yana geldiğimizi bilmektir.

Cumhuriyetin temel değerleri aşındırılırken, demokrasi zayıflarken, eşitlik ve özgürlük talepleri daraltılırken, halkın gelecek umudu her geçen gün biraz daha soldurulurken, günü kurtarmaya çalışan siyaset anlayışı artık yetmiyor.

 

Türkiye’nin ihtiyacı, barış içinde, demokratik, eşit ve özgür bir ülkeyi yeniden inşa edecek güçlü bir mücadele hattıdır.

Bu hattın adı ne olursa olsun, özünde halk olmalıdır.

Çünkü yeni olan, eski siyasi aktörlerin yeni bir masa etrafında yeniden fotoğraf vermesi değildir.

 

Yeni olan, bu halkı yeniden örgütlü bir güç haline getirebilmektir.

Asıl mesele burada başlıyor.

Elbette yapılacak çok iş var.

Ama ilk adım, siyaseti yalnızca siyasi aktörlerin kendi aralarındaki pazarlıklardan çıkarıp halkın gerçek mücadelesine önderlik edecek bir hatta çekebilmektir.

Aksi halde düğün dernek kurulunca herkes oynar.

Müzik çaldığı sürece herkes halayın içinde görünür.

Ama düğün havası bozulduğunda, herkes kendisine başka bir düğün salonu aramaya başlar.

Türkiye’nin artık ihtiyacı olan şey, yeni bir düğün salonu değildir.

Mesele halayın başında kimin bulunduğu da değildir.

 

Mesele, halayın devam etmesidir.

 

Mesele, halkın türkülerinin susmamasıdır.

Mesele, o halayı kuracak, insanları yan yana getirecek ve zor zamanlarda dağılmadan sürdürecek bir iradenin ortaya çıkmasıdır.

Bu nedenle yeni bir “masa” değil, yeni bir sofra kurmak zorundayız.

O sofrada makamların, koltukların, siyasi hesapların değil; halkın geleceğinin konuşulduğu…

Kimin daha fazla pay alacağının değil, kimsenin sofradan aç kalkmayacağı bir düzenin düşünüldüğü…

Kimsenin kimliğinden, inancından, yaşam biçiminden dolayı dışlanmadığı…

Cumhuriyetin demokratik, laik, sosyal ve hukuk devleti niteliğinin korunduğu…

Barışın, özgürlüğün, eşitliğin ve adaletin yeniden ülkenin ortak zemini haline getirildiği bir sofra…

Çünkü Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, takım elbiseli ve kravatlıların yeni bir organizasyonu değildir.

 

Halkın kendisidir.

 

Siyasetin yeniden halkla buluşmasıdır.

Halkın yeniden örgütlü bir güç haline gelmesidir.

Ve belki de en önemlisi, birbirimize yeniden güvenmeyi öğrenmektir.

Altılı masanın hikâyesinden çıkarılacak ders belki de budur:

 

Yeni bir masa kurmak kolaydır.

 

Asıl zor olan, Türkiye’nin sofrasını kurmak ve o sofrayı herkes için ayakta tutmaktır.

Şimdi önümüzde böyle bir görev var.

Masaları değil, sofraları çoğaltmak…

Koltuğu değil, dayanışmayı büyütmek…

Halay başı olmaya değil, halayın devam etmesine kafa yormak…

Ve en önemlisi, bu ülkenin insanlarının yeniden birlikte mücadele edebileceğine inanmak.

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir masa değil.

 

Türkiye’nin ihtiyacı, halkın kendi sofrasıdır.