Türkiye’nin hemen her ilinde ve ilçesinde, belediyelerin düzenlediği ya da destek verdiği kültür-sanat etkinliklerinin önemli bir bölümünü kitap ve yazar buluşmaları oluşturuyor. Kitapların yalnızca raflarda değil, yazarları ve okurlarıyla birlikte hayatın içinde yer bulması kuşkusuz çok değerli.
Didim’de de bu geleneğin önemli örneklerinden biri olan 22. Altınkum Yazarlar Festivali, 1 Ağustos itibarıyla başladı ve 15 Ağustos’a kadar devam edecek. Festivalin ilk gününün konuklarından biri, Esenyurt’un seçilmiş Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’di. Tutuklanmasının ardından yerine kayyum atanan Özer, aynı zamanda Devlet Bahçeli’nin kamuoyunda “Ahmetler göreve” sözleriyle işaret ettiği iki Ahmet’ten biri olarak da gündeme gelmişti.
Ben de festival vesilesiyle kitaplarını imzalatırken kendisiyle kısa da olsa sohbet etme fırsatı buldum.
Ancak tam da burada Didim adına bir temennimi dile getirmek istiyorum.
Altınkum Yazarlar Festivali, mevcut haliyle ağırlıklı olarak yazarların okurlarıyla buluştuğu ve kitaplarını imzaladığı bir etkinlik görünümünde. Elbette bu buluşmaların kendisi değerlidir. Fakat Didim gibi kültürel ve tarihsel birikimi son derece güçlü bir kentte bunun daha kapsamlı, daha planlı ve düşünsel tartışmalara daha fazla alan açan gerçek bir kitap fuarıniteliğine kavuşması gerektiğini düşünüyorum.
Örneğin Ahmet Özer’in yalnızca kitap imzaladığı değil, aynı zamanda bir söyleşiye katıldığı bir program düzenlenebilseydi bugün kamuoyunda tartışılan “çerçeve yasa”, Kürt sorunu ve bu sorunun çözümüne ilişkin yıllardır dile getirdiği görüşleri doğrudan kendisinden daha kapsamlı biçimde dinleyebilirdik. Katılımcıların soru sorabildiği, farklı düşüncelerin karşılaşabildiği bir ortam da yaratılabilirdi.
Umarım gelecek yıllarda Didim, yazarların yalnızca kitapimzaladığı değil; fikirlerin konuşulduğu, tartışıldığı ve çoğaldığı gerçek anlamda güçlü bir kitap fuarına da kavuşur.
Hafızamız Ne Kadar Güçlü?
Buradan son dönemin en önemli siyasal tartışmalarından birine geçmek istiyorum.
Türkiye’de siyaseti sürekli olarak “Kim daha önce ne söylemişti?” tartışmasına sıkıştırmanın tek başına fazla anlamı olmayabilir. Ancak geçmişi bütünüyle unutmanın da çok daha ciddi sonuçları vardır.
“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” denir.
İnsan unutur.
Fakat bizim toplumsal ve siyasal hafızamızdaki unutma hali, zaman zaman neredeyse bilinçli bir tercihe dönüşüyor.
Bugün alkışlanan kimi düşünceleri dün dile getirenlerin hangi sözlerle suçlandığını; kimlerin “vatan haini”, kimlerin “bölücü” ilan edildiğini hatırlamak istemiyoruz. Dün söylenmesi neredeyse suç kabul edilen bazı cümlelerin bugün siyasal çözüm arayışının parçası haline gelmesini ise çoğu zaman sorgulamadan karşılıyoruz.
Elbette siyasetin değişmesi mümkündür. Hatta bazen gereklidir.
Sorun, değişmek değil; neden değişildiğini açıklamadan geçmişi yok saymaktır.
Bir Çerçeve Çizildi, Peki İçine Ne Konulacak?
Son dönemde tartışılan “çerçeve yasa” da büyük bir heyecan ve iyimserlik yaratmış görünüyor.
Henüz içeriğinin, sınırlarının ve uygulamada ne anlama geleceğinin bütün ayrıntıları kamuoyu tarafından yeterince görülmeden başlayan bu iyimserlik, geçmişteki “yetmez ama evet” tartışmalarını hatırlatıyor.
Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta ise başka.
Yıllardır Türkiye’de yaşanan meselenin nasıl tanımlanacağı konusunda çok farklı görüşler ortaya konuldu. Kimi bunun ekonomik bir sorun olduğunu söyledi. Kimi bölgesel azgelişmişliğe, kimi feodal yapıya, kimi modernite karşıtlığına işaret etti. Başka bir kesim meseleyi yalnızca terör ve güvenlik sorunu olarak tanımladı; bir başka yaklaşım ise dış güçlerin müdahalesi üzerinden açıklamaya çalıştı.
Bunların karşısında ise yıllardır başka bir görüş dile getirildi:
Bu ülkede farklı bir dil konuşan, kendisini Kürt olarak tanımlayan ve vatandaşlık haklarından eşit ve özgür biçimde yararlanmak isteyen insanların yaşadığı siyasal, toplumsal ve demokratik bir sorun vardır.
Bugün gelinen noktada ise tartışılan çerçevenin ağırlıklı olarak örgüt mensuplarının ve yöneticilerinin geleceği üzerinden kurulması önemli bir soru doğuruyor:
Peki halkın sorunları bu çerçevenin neresinde?
Yıllarca meselenin yalnızca silahlı örgütten ibaret olmadığını savunanların, bugün atılan imzalarla tartışmayı büyük ölçüde örgütün ve örgüt yöneticilerinin geleceğine sıkıştırması üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir çelişkidir.
“Önce silahlar sussun, gerisini sonra konuşuruz” yaklaşımı ilk bakışta anlaşılır gelebilir.
Elbette silahların susması, çatışmanın sona ermesi ve insanların artık ölmemesi hepimizin ortak beklentisi olmalıdır.
Fakat silahların susması ile bir sorunun çözülmesi aynı şey değildir.
Silahlar susabilir; ancak eşit yurttaşlık, hukuk, demokrasi, özgürlükler, dil, kimlik ve birlikte yaşama iradesi konuşulmadığı sürece temel meseleler yerinde durmaya devam eder.
Çerçevenin Dışında Kimler Var?
Bir başka önemli nokta da tartışılan hukuki düzenlemenin kapsamıdır.
Eğer hukuk, demokrasi ve toplumsal barış adına yeni bir dönemden söz ediyorsak, bu dönemin hukuk anlayışının yalnızca belirli bir örgüt ya da belirli kişiler üzerinden kurulup kurulmadığını da sormak zorundayız.
Çünkü çizilen mevcut çerçevenin dışında kalan başka isimler ve başka hukuki tartışmalar da var.
Osman Kavala bu çerçevenin dışında.
Can Atalay dışında.
Selçuk Kozağaçlı dışında.
Deniz Göktaş ve benzeri tutuklular da bu çerçeveye sığmıyor.
O halde şu soruyu sormak gerekir:
Yeni bir demokratikleşme ve hukuk döneminden mi söz ediyoruz, yoksa belirli bir siyasal sorunun çözümü için sınırları önceden belirlenmiş özel bir hukuki düzenlemeden mi?
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü hukuk kişiye, örgüte, dönemin siyasal ihtiyacına veya konjonktüre göre şekillendiğinde hukuk devleti anlayışından uzaklaşma riski ortaya çıkar.
Barış, Sadece Silahların Susması Değildir
“Bu daha başlangıç” denebilir.
Umarım gerçekten öyledir.
Çünkü çizilen mevcut çerçeve, yıllardır çocuklarını kaybeden Türk ve Kürt annelerinin acısına tek başına cevap vermiyor.
Daha da önemlisi, Türklerin ve Kürtlerin bu ülkede özgür, eşit ve demokratik bir yaşamı birlikte nasıl yeniden kuracağınailişkin henüz yeterince güçlü bir yol haritası ortaya koymuyor.
Oysa kalıcı barış dediğimiz şey yalnızca silahların bırakılması değildir.
Barış; hukukun herkes için işlemesidir.
Barış; insanların kimliklerinden dolayı kendilerini eksik yurttaş hissetmemesidir.
Barış; düşüncenin suç olmadığı, eleştirinin düşmanlık sayılmadığı bir siyasal kültürdür.
Barış; annelerin çocuklarının ardından ağlamadığı bir ülkedir.
Ve barış, aynı ülkenin insanlarının birbirlerine rağmen değil, birbirleriyle birlikte yaşayabileceklerine inanmasıdır.
Bölgesel ve uluslararası konjonktürün zorunlulukları nedeniyle bir çerçeve çizilebilir. Siyaset zaman zaman bu tür zorunluluklarla hareket eder. Ancak yalnızca konjonktüre bağlı olarak çizilen çerçevelerin önemli bir sorunu vardır:
Konjonktür değiştiğinde çerçeve de anlamını kaybedebilir.
Bugünün bölgesel dengeleri yarın değişebilir.
Bugünün siyasal ihtiyaçları yarın ortadan kalkabilir.
Eğer toplumsal barışın temeli yalnızca bu geçici dengeler üzerine kurulursa, bugün büyük umutlarla duvara astığımız çerçeve yarın orada boş bir şekilde kalabilir.
Bu nedenle mesele çerçevenin çizilmiş olması değil, çerçevenin içinin nasıl doldurulacağıdır.
Demokrasiyle mi?
Hukukla mı?
Eşit yurttaşlıkla mı?
Özgürlüklerle mi?
Toplumsal uzlaşmayla mı?
Yoksa yalnızca güncel siyasal ihtiyaçlarla mı?
Asıl tartışmamız gereken budur.
Umarım taraflar iyi niyetle başlayan bu süreci yalnızca belirli kişilerin veya örgütlerin geleceğini düzenleyen dar bir hukuki alan olarak bırakmaz; toplumun tamamını içine alacak biçimde genişletir.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni bir yasa değil, birlikte yaşamanın demokratik zeminini yeniden kurabilmektir.
Ve belki de en önemlisi şudur:
Çerçeveyi siyaset çizebilir; fakat o çerçevenin içindeki resmi halk yapmalıdır.
Türküyle, Kürdüyle; kadınıyla, erkeğiyle; genciyle, yaşlısıyla; farklı düşünceleri, kimlikleri ve hayatlarıyla…
Halk, çizilen bu çerçeveyi kendi renkleriyle boyayabilmelidir.
Ancak o zaman duvarda boş bir çerçeve değil, hepimizin kendinden bir parça bulduğu ortak bir Türkiye resmi asılı olabilir.






