“Yaz geçer, yine gelir
Yaz geçer, iyi gelir sözcükler…”
Yaz mevsimi beklenendir. Yaz, iyi duyguları çağrıştırır; yeni heyecanlara, yeni rotalara, yeni insanlara açılan bir kapıdır. Her şeyden önce tatildir, dinlenmedir. Belki de Murathan Mungan’ın Yaz Geçer şiirindeki gibi, unutulmayan bir aşktır.
“Gittin. Şimdi bir mevsim değil,
koca bir hayat girdi aramıza.
Bilirim ne sen dönebilirsin artık
ne de ben kapıyı açabilirim sana…”
Bu yaz, her açıdan sıcak geçti.
İklim krizi havayı ısıtırken, yaşanan olaylar ve gelişmeler de siyasetin ateşini yükseltti.
“Terörsüz Türkiye” kararıyla PKK’nın silah bırakması, barış ihtimalini artırmış gibi görünüyor. Henüz bu anlayışın bilinçlerde ve dilde tam anlamıyla yerleştiğini söylemek kolay değil. Ancak böyle bir ihtimalin ortaya çıkması bile heyecan verici.
Fakat aynı ülkenin futbol sahalarında hâlâ utanç verici görüntülere tanıklık ediyoruz.
Diyarbakır’a giden bazı takım taraftarlarının, başka bir ülkeye fethe gidiyormuş gibi davranması düşündürücü. Küfürler, ırkçı söylemler, aşağılayıcı ifadeler rahatlıkla tribünlerden yükseliyor.
Barıştan söz ederken, kardeşlikten bahsederken, toplumun bir bölümünü hedef alan bu dili nasıl normalleştirebiliriz?
Umut arayan bir ülke
Bu yaz siyasette başka gelişmeler de yaşandı.
Gelecek Partisi umudunu kaybedip kendisini feshederken, halka yeni bir umut olarak Yeni Parti kuruldu.
Ancak yoksulluğu en derin haliyle yaşayan halk için zaten yaz gelmemişti ki geçsin.
Halk, “Güz mü geldi, rengin soldu” türküsünün eşliğinde hem baharı hem yazı yaşadı.
Belki de takvim değişti ama hayatın yükü değişmedi.
Reklamlar bitti, gerçek hayat başladı
Güz mevsimi, Barış etkinlikleri ve konserlerle başladı.
İnsanlar, bir nebze olsun bu etkinliklerde ve konserlerde nefes aldı. Stres attı, eğlendi ve sonra evinin yolunu tuttu.
Ama konser alanlarının ışıkları söndüğünde, sahneler boşaldığında gerçek hayat yeniden başladı.
Reklamlar bitti, gerçek yaşam başladı.
Sorunlar olduğu gibi devam ediyor.
Bir mucize gerçekleşmediği sürece ülkenin ekonomik problemlerinin kısa sürede çözüleceğine dair güçlü bir işaret de görünmüyor.
Anlaşılan o ki siyasete bulaşmadan bir yazı daha çıkaramadım.
Neruda neden aşkı değil, kanı yazdı?
Bilirsiniz, İspanya İç Savaşı sırasında Pablo Neruda’ya “Neden aşkı, çiçekleri ve dansı yazmıyorsunuz?” diye sorarlar.
Neruda’nın cevabı bugün de anlamını koruyor:
“Leylaklar nerede hani?
Gelincik yapraklı metafizik nerede?
Sözcüklerine incecik delikler açıp
onları saçan yağmur nerede?
Kuşlar nerede hani?”
Sonra sözü gerçeğe getirir:
“Gelin görün kanı sokaklardaki…”
Çünkü şairin, yazarın, aydının yaşadığı toplumdan kopma lüksü yoktur.
Bugün de benzer bir durumla karşı karşıyayız.
Barışın heyecanı neden topluma yayılmadı?
“Terörsüz Türkiye” çerçeve yasasıyla başlayan barış süreci, toplumda beklenen heyecanı henüz yaratabilmiş değil.
Destek var gibi görünse de bunun toplumsal bir memnuniyete ve güçlü bir heyecana dönüştüğünü söylemek zor.
Özellikle DEM Parti sözcüleri bu durumu zaman zaman dile getiriyor. Entelektüellerin neden yeterli desteği vermediğini sorguluyorlar.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Entelektüelin görevi, söyleneni ve söyleyeni sorgusuz sualsiz kabul etmek değildir.
Tam tersine…
Entelektüel; soran, sorgulayan, itiraz edebilen, gerektiğinde kendi tarafını da eleştirebilen kişidir.
Söylenenleri sorgusuz sualsiz kabul eden, yalnızca bir siyasi yapının propagandasını yapanlara ise entelektüel demek yerine “organik aydın” demek daha doğru olur.
Edward Said’in müthiş eserinin alt başlığındaki ifadeyle söylersek; entelektüel, “kendi yurdunda sürgün, yabancı ve marjinal” olabilendir.
İbo Aydın'sa ben de Manisa'yım
12 Eylül sonrasında Aydınlar Dilekçesi için imza toplanırken yaşanan o meşhur hikâyeyi bilirsiniz.
İbrahim Tatlıses, “Niye bana sormuyorlar, ben de aydınım” der.
Ferhan Şensoy’un cevabı ise unutulmaz:
“İbo Aydın’sa ben de Manisa’yım.”
Aslında mesele tam da budur.
Aydın olmak yalnızca kendisine “aydın” demekle mümkün değildir.
Sorgulamak, düşünmek, gerektiğinde kendi mahallesine itiraz etmek, doğru bildiğini söylemek ve bunun bedelini göze alabilmektir.
Didim’de barışın sesi yükseldi
1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Didim’de düzenlenen Barış Şenliği, bütün bu tartışmaların ortasında önemli bir mesaj verdi.
Yıllardır barış mücadelesi veren İlkay Akkaya, Eleonore Fourniau, Audrey Wozniak ve Doğa Ekin; güne yakışan bir repertuvarla barışın, kardeşliğin ve umudun türkülerini, şarkılarını söylediler.
Halk da büyük bir koro gibi onlara heyecanla eşlik etti.
Burada yalnızca sahneye çıkanlara değil, onları sahneye çıkaranlara da bakmak gerekiyor.
Didim Belediye Başkanı Hatice Gençay, barışın, bir arada yaşama iradesinin ve kardeşliğin tarafında durarak önemli bir cesaret gösteriyor.
Siyasette doğru tercih yapanların, doğru yerde duranların sayısının artması, ülkenin barış düşüyle arasındaki mesafeyi de kısaltacaktır.
Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir.
Barış; dilin değişmesidir.
Bakışın değişmesidir.
Birbirimizi ötekileştirmeden dinleyebilmek, farklılıklarımızla birlikte yaşayabilmek ve aynı ülkenin geleceğine ortak olabilmektir.
Yaz geçti.
Güz geldi mi, henüz bilmiyoruz.
Ama mevsimler değişirken bizim değiştirmemiz gereken çok şey olduğu kesin.
Belki de bu güz, önce dilimizi yumuşatmayı, sonra birbirimizi anlamayı öğrenmenin mevsimi olur.
Ve belki bir gün gerçekten;
Yaz geçer…
Güz gelir…
Ama barış kalır.






