DÜNYA REKORU KİMDE KALDI?

Yayınlanma : 13 Ekim 2026 12:03
  • ceylan hafriyat

Yıllar geçtikçe doğanın nasıl değiştiğine, hayvanların ve bitkilerin yaşam alanlarının nasıl daraldığına, coğrafyanın ve bitki örtüsünün nasıl tahrip edildiğine hep birlikte tanıklık ediyoruz. İnsanlığın bilimsel ve teknolojik gücü arttıkça doğa üzerindeki hâkimiyeti de artıyor. Ancak bu ilerleme, doğayla uyum içinde bir yaşam kurmak yerine onu sınırsızca tüketmenin aracına dönüştüğünde, geriye yıkım ve felaketler kalıyor.

 

Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri, hiç kuşkusuz iklim krizi ve ekolojik yıkımdır. Artan sıcaklıklar, kuraklık, orman yangınları, su kaynaklarının azalması, tarım alanlarının kaybı ve giderek ağırlaşan doğa olayları, artık geleceğe ilişkin uzak ihtimaller değil, günlük yaşamımızın gerçekleridir.

 

Üstelik iklim meselesi yalnızca çevrecilerin, bilim insanlarının ya da doğa savunucularının sorunu değildir. Soframızdaki ekmekten içtiğimiz suya, soluduğumuz havadan gelecek kuşakların yaşam hakkına kadar her şeyi doğrudan ilgilendiren bir varoluş meselesidir.

 

Peki, insanlık bu tehlikenin yeterince farkında mı?

 

 

Görünen o ki pek değil. Farkında olanların bir kısmı da gereken önemi vermiyor. Hatta Trumpgiller gibi iklim krizini inkâr eden, bilimsel gerçekleri görmezden gelen ve bütün bunların bir uydurma olduğunu savunanlar da var.

Doğanın dengesini bozmanın ne anlama geldiğini anlatan Temel fıkrası tam da burada akla geliyor.

 

Temel, kışlık odun hazırlamak için ormanda ağaç keserken gençlerin müdahalesiyle karşılaşır. Tartışma büyür, kavga çıkar ve Temel dayak yer. Eve dönerken Dursun onu görür:

“Ula Temel, sana ne oldi böyle?”

Temel şaşkınlıkla yanıt verir:

“Ben de anlamadım. Gençler, Doğan'ın yengesini bozuyorsun diye bana saldırdılar. Ben ne Doğan'ı tanırım ne de yengesini!”

Fıkra bir yana, mesele son derece ciddi.

 

Doğanın dengesini bozduğumuzda yalnızca ağaçları, ormanları ya da tarım alanlarını kaybetmiyoruz. Yaşamın kendisini tehlikeye atıyoruz.

 

İşte zeytin ağacı da bu yaşamın, doğayla kurduğumuz ilişkinin en kadim tanıklarından biridir.

Ege ve Akdeniz coğrafyasının simgesi olan zeytin, kışın da yaprağını dökmeyen, yüzyıllarca yaşayabilen, insanlığa hem sağlık hem bereket sunan eşsiz bir ağaçtır.

 

Filozof Demokritos'a atfedilen “İçimizi balla, dışımızı zeytinyağıyla yuğalım” sözü de zeytinin insan yaşamındaki yerini anlatır.

Ancak zeytinin değeri yalnızca meyvesinde ya da yağında değildir. O, aynı zamanda barışın, bereketin, dayanıklılığın ve kuşaklar arasındaki sürekliliğin simgesidir. Bir zeytin ağacını korumak, geçmişten devraldığımız doğal ve kültürel mirası geleceğe taşımaktır.

 

Ne var ki bugün zeytinlikler de iklim krizinin, yanlış arazi kullanımının, yapılaşma baskısının ve doğa tahribatının tehdidi altındadır.

 

Bir yandan zeytinin bereketini kutlarken diğer yandan zeytinliklerin yok edilmesine seyirci kalmak, üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir çelişkidir.

Son yıllarda zeytin festivallerinin sayısı giderek artıyor. Zaten artık adına festival ya da etkinlik düzenlenmeyen pek bir şey kalmadı. Resmî kurumlar, belediyeler ve çeşitli kuruluşlar adeta etkinlik yarışında. Yoksulluğun, yoksunluğun arttığı bu dönemde biraz halkın acil ihtiyaçlarına öncelik vermek daha önemli olsa gerek.

Elbette zeytinin tanıtılması, üreticinin desteklenmesi, yerel değerlerin yaşatılması önemlidir. Festivaller bu bakımdan yararlı olabilir. Ancak asıl mesele, bu etkinliklerin doğayı korumaya, üretimi sürdürülebilir kılmaya ve toplumsal farkındalık oluşturmaya ne kadar katkı sunduğudur.

 

Bir de son yılların gözde uğraşı var: Dünya rekoru kırmak!

 

Zeytinyağı festivallerinde en kalabalık tadım etkinliğini gerçekleştirmek için rekor denemeleri yapılıyor. Doğrusu, bunun zeytinin geleceğine nasıl bir katkı sunduğunu anlamakta kişisel olarak zorlanıyorum.

Didim Ziraat Odası öncülüğünde gerçekleştirilen etkinlikte dünya rekorunun kırıldığı açıklandı. Bir gün sonra ise Balıkesir'in Edremit ilçesinde yeni bir dünya rekoru kırıldığı haberini okuduk.

 

Demek ki rekorun ömrü bir günmüş!

Oysa insanın aklına başka sorular geliyor.

 

Örneğin, aynı anda en fazla kişinin zeytinyağı tattığı etkinlik yerine, aynı anda en fazla zeytin ağacının dikildiği bir etkinlikle rekor kırmaya çalışsak nasıl olur?

Ya da tarım arazilerini yapılaşmaya en az açan, hatta hiç açmayan belediyeleri ödüllendirsek?

Zeytinlikleri madencilik faaliyetlerine, rant baskısına ve plansız yapılaşmaya karşı koruyan yerel yönetimlerin başarısını dünya rekoru olarak görsek?

Kuraklıkla mücadelede, su kaynaklarını korumada, orman alanlarını artırmada ve iklim krizine karşı somut önlemler almada yarışsak?

 

Çünkü bugün dünyanın ihtiyacı, bir günde kırılıp ertesi gün unutulan rekorlar değil; doğayı, toprağı, suyu ve yaşamı koruyan kalıcı başarılardır.

İklim krizinin giderek derinleştiği bir çağda, yerel yönetimlerin başarısı yalnızca düzenledikleri festivallerle, topladıkları kalabalıklarla ya da kırdıkları rekorlarla ölçülmemeli. Koruyabildikleri yeşil alanlarla, sahip çıktıkları tarım topraklarıyla, yaşatabildikleri zeytin ağaçlarıyla ve gelecek kuşaklara bırakabildikleri sağlıklı çevreyle de değerlendirilmelidir.

 

Zeytini gerçekten seviyorsak yalnızca yağını tatmakla yetinmemeli, ağacını da korumalıyız. Çünkü zeytin ağacının geleceği, yaşadığımız coğrafyanın ve hepimizin geleceğiyle doğrudan bağlantılıdır.

Doğayı korumak bir festival etkinliği değil, sürekli ve kararlı bir sorumluluktur.

Neyse, soruları daha fazla uzatıp da ağzımızın tadını bozmayalım.

 

Seneye rekoru geri alacağız Didim, moraller bozulmasın!

 

Yeter ki o zamana kadar tadacak zeytinyağımız, yaşayacak zeytin ağaçlarımız ve onları yetiştirecek toprağımız kalsın.