CHP’de yaşanan “mutlak butlan” tartışmaları artık yalnızca bir hukuk meselesi olmaktan çıktı; doğrudan demokrasi, parti içi meşruiyet ve siyasal ahlak tartışmasına dönüştü. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin verdiği kararın ardından ortaya çıkan tabloya bakıldığında, CHP yönetiminin meseleyi hukuki zeminde tartışmak yerine siyasi mağduriyet ve “darbe” söylemi üzerinden yönetmeye çalıştığı görülüyor.
Oysa demokrasi, sadece sonuç işinize geldiğinde savunulacak bir kavram değildir.
Bugün Özgür Özel ve ekibi, mahkeme kararını “AK Parti yargısının müdahalesi” olarak tanımlıyor, parti teşkilatlarını nöbete çağırıyor, il ve ilçe başkanlıklarında adeta olağanüstü hal atmosferi oluşturuyor. “Partimiz işgal ediliyor”, “cunta girişimi var”, “demokrasiye darbe yapılıyor” söylemleriyle taban konsolide edilmeye çalışılıyor. Ancak asıl sorulması gereken soru şu:
Eğer demokrasi bu kadar kutsalsa, delegelerin iradesinin şaibeli hale gelmesine neden sessiz kalındı?
Mahkemenin gerekçeli kararında özellikle vurgulanan hususlar, sıradan teknik detaylar değil; doğrudan demokratik kültürün temelini ilgilendiren meselelerdir. Kararda, delege iradesinin fesada uğratıldığı kanaatine varıldığı belirtiliyor. Tanık beyanları, MASAK raporları, fezlekeler, kurum yazışmaları ve soruşturma dosyaları birlikte değerlendirilerek bazı delegelerin oy tercihlerinin menfaat ilişkileriyle yönlendirildiği iddialarına dikkat çekiliyor.
Bu noktada mesele yalnızca bir parti içi yarış olmaktan çıkıyor; doğrudan siyasi etik tartışmasına dönüşüyor.
Kararın en dikkat çekici bölümlerinden biri ise oyların denetlenmesi ve gizli iradenin zedelendiğine ilişkin değerlendirme. Bazı delegelerden oy pusulalarının fotoğrafını çekip göndermelerinin istendiği iddiası, demokratik seçim ilkesinin ruhuna aykırı bir durum olarak dosyaya yansıyor. Çünkü demokrasi, sadece sandık koymak değildir; aynı zamanda özgür iradeyi korumaktır.
Bir başka önemli başlık ise Anayasa’nın 69. maddesi ile Siyasi Partiler Kanunu’nun 4 ve 93. maddelerine yapılan vurgu oldu. Mahkeme açık biçimde siyasi partilerin organ seçimlerinde demokrasi esaslarına, eşitlik ilkesine ve hukuka uygun davranması gerektiğini hatırlatıyor.
Burada ciddi bir çelişki ortaya çıkıyor.
Sürekli olarak iktidarı “Anayasa’ya uymamakla” suçlayan CHP yönetimi, kendi iç süreçlerinde Anayasa’nın işaret ettiği demokratik ilkelere ne kadar bağlı kaldı?
Demokrasi söylemini dilinden düşürmeyenlerin, parti içindeki iddialar karşısında hukuki süreci yok sayması dikkat çekiyor. Çünkü demokrasi, sadece slogan değil; kurallara bağlılık rejimidir.
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın 2025/280882 numaralı soruşturma dosyasındaki iddialar da bu tartışmaları daha derin hale getiriyor. Gizli tanık ifadelerinde; bazı isimlerin delegeler üzerinde menfaat, para aktarımı ve çeşitli etik dışı yöntemlerle etkide bulunduğuna dair ciddi iddialar yer alıyor. Elbette nihai hükmü bağımsız yargı verecektir. Ancak ortada bu kadar ağır iddialar varken, bunları tartışmak yerine herkesi “darbe destekçisi” ilan etmek demokratik olgunluk değildir.
Asıl dikkat çeken nokta ise şudur:
Bugün “mutlak butlan” sürecine giden zeminin oluşmasında, bizzat CHP içerisindeki yönetim anlayışının ve etik dışı yöntem iddialarının etkili olduğu görülüyor. Yani bugün yaşanan kriz, dışarıdan kurulmuş bir operasyon değil; içeride büyüyen güvensizliğin sonucudur.
Demokrasi savunurken demokrat olamamak tam da budur.
Kendi siyasi çıkarı için delege iradesini tartışmalı hale getirenler, bugün hukuki sonuçlarla karşılaşınca “milli irade” söylemine sarılıyor. Oysa gerçek demokrasi; sadece kazanırken değil, hesap verirken de hukuka bağlı kalabilmektir.
Türkiye’de siyaset kurumu uzun yıllardır hukuku kendi lehine yorumlama alışkanlığından kurtulamıyor. CHP’de yaşanan son süreç de bunun yeni bir örneği oldu. Eğer gerçekten demokratik bir siyaset kültürü inşa edilmek isteniyorsa, önce parti içindeki iradeye gölge düşüren tüm iddiaların şeffaf biçimde araştırılması gerekir.
Çünkü demokrasi, sloganlarla değil; temiz süreçlerle yaşar.





