Arkeoloji dünyasında heyecan yaratan bir gelişmeyle, yüzyıllardır varlığı sadece efsanelerde anlatılan antik Helika şehri, nihayet gün yüzüne çıkarıldı. Bilim insanları, metrelerce toprak altından elde edilen kalıntılarla, bir zamanlar görkemli bir liman kenti olan Helika'nın trajik sonunu doğruladı. Yapılan detaylı laboratuvar analizleri, bulunan yapıların ve eşyaların, unutulmaya yüz tutmuş bu medeniyete ait olduğunu kesinleştirdi.
BİR GECEDE HARİTADAN SİLİNEN BÜYÜK HELİKA
Uzun yıllar boyunca deniz tabanında izi sürülen kentin aslında, zamanla nehirlerin taşıdığı devasa çamur ve tortu yığınları altında kaldığı anlaşıldı. Bölgede sürdürülen titiz kazı çalışmaları, antik dönemin en önemli liman kentlerinden birinin mimari dokusunu ve o dönemin günlük yaşamına dair paha biçilmez ipuçlarını ortaya koyuyor. Bu keşif, tarihin tozlu sayfalarında kaybolmuş bir medeniyetin yeniden canlanması anlamına geliyor.
2000 YILLIK TRAJEDİ GÜN YÜZÜNE ÇIKTI
Tarihi kayıtlara göre, M.Ö. 373 yılında Korint Körfezi yakınlarında meydana gelen yıkıcı bir deprem, Helika şehrini bir kış gecesinde adeta yuttu. Depremin ardından denizden yükselen devasa tsunamiler, şehrin limanını, evlerini, tapınaklarını ve içindeki her şeyi sakinleriyle birlikte sulara gömdü. Sular çekildiğinde geriye kalan manzara ise çamura gömülmüş, hayalet bir şehir idi. Bu ani ve korkunç yıkım, bilim insanlarını uzun yıllar boyunca Helika'yı sadece antik yazarların bir edebi icadı olarak düşünmeye itti. Yerel efsaneleri bilimsel bir merakla birleştiren araştırmacı Dora Katsnopoulos, deniz dibi yerine karada, nehir yataklarının oluşturduğu kalın tortu tabakasını incelemeye odaklandı. Yeraltı radarları ve jeofizik tarama yöntemlerinin kullanılmasıyla, iki nehir arasındaki verimli ovada başlayan geniş çaplı kazılar, beklenenin ötesinde bir sonuç verdi. Taş duvarlar, binaların temelleri ve sayısız çömlek parçası, kayıp kentin trajik ölümünden iki bin yıl sonra dünya haritasına yeniden döndüğünü kanıtladı.








