Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos'ta Mekke'de imzalanan ortak savunma anlaşması, bölge güvenliği açısından yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülüyor.
Anlaşmanın temel maddeleri ve hukuki durumu
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın yaklaşık üç yıldır süren müzakerelerin ardından duyurduğu anlaşma, taraflardan birine yapılacak saldırının diğer iki ülkeye yapılmış sayılacağını öngören bir madde içeriyor. Bu hüküm, NATO'nun kolektif savunma ilkesini akla getiriyor. Ancak anlaşmanın hukuki niteliği, ortak savunma yükümlülüğünün nasıl işleyeceği ve Pakistan'ın nükleer gücünün bu kapsamda ne kadar etkili olacağı gibi konular henüz tam olarak açıklığa kavuşmuş değil.
ABD ve bölge ülkelerinin yaklaşımı
ABD Başkanı Donald Trump, anlaşmadan duyduğu memnuniyeti dile getirerek, müttefiklerinin ABD'yi dışarıda bırakan bir ittifak kurmasından rahatsızlık duymadığını belirtti. Dış politika analisti Soli Özel'e göre, anlaşmada Washington'ı rahatsız edecek bir unsur bulunmuyor. Özel, bu ittifakı ABD'nin yerine geçecek bir sistemden ziyade, mevcut güvenlik mimarisine eklenen bölgesel bir katman olarak değerlendiriyor. Bölge ülkelerinin asıl amacının İsrail'den çok İran'ı dengeleme ve Tahran'a karşı bir sınır çizme olduğu düşünülüyor.
Belirsizlikler ve gelecek öngörüleri
Anlaşmayla ilgili en önemli belirsizliklerden biri, imzalanan metnin hukuki statüsüdür. Kamuoyuna yansıyan belgenin bir "ortak açıklama" niteliğinde olduğunu belirten Yeni Parti Genel Başkan Yardımcısı Büyükelçi Namık Tan, karşılıklı savunma yükümlülüğü doğuran bir anlaşmanın kapsamının ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulma süreçlerinin netleştirilmesi gerektiğini vurguladı. Pakistan'ın Ankara Büyükelçisi ise açıklanan metin dışında ek bir belge olmadığını ifade etti. Alman Politika ve Bilim Vakfı'ndan Nebahat Tanrıverdi Yaşar, Mısır'ın olası katılımına dair görüşmeleri hatırlatarak, teknik ve hukuki detaylar üzerindeki müzakerelerin devam ettiğini belirtti. Ortak savunma maddesinin, yardım talep etme ve desteğin biçimini belirleme esnekliği nedeniyle otomatik bir savaşa girme yükümlülüğü yaratmadığı düşünülüyor. Uzmanlar, bu belirsizliklerin caydırıcılık amacıyla bilinçli bırakılmış olabileceğini ve sürecin ilerleyen dönemlerde ortak eğitim, istihbarat paylaşımı ve savunma sanayii koordinasyonu gibi somut adımlarla şekilleneceğini öngörüyor.








